Dede Korkut hikâyelerinde yüzyıllardır anlatıla gelen düğünlere baktığımızda Anadolu`da özellikle kırsal kesimlerde, düğünlerin özü bakımından pek değişimin yaşanmadığına şahit oluruz.
Dede Korkut hikâyelerinde ve diğer halk hikâyelerinde geçen “tepeleme etler, kaynayan kazanlar, ardı arkası kesilmeyen misafirler, şenlik havasında geçen yarışma ve oyunlar’’ yaşadığımız bunca kültür erozyonuna rağmen ayakta kalmayı başarmış geleneklerimizdendir.
Düğünleri bir yörenin mahallî kültür deposu olarak ele aldığımızda karşımıza o yörenin yemekleri, türküleri, manileri, gelenek ve görenekleri, giyim-kuşamı, hatta dinî ve ahlâkî yapısının çıktığını görürüz.
Yıldızeli köylerinin geniş bir coğrafyaya yayılmış olması sebebiyle, elbetteki pek çok bakımdan olduğu gibi düğün âdetleri bakımından da farklılıklar göze çarpar; ama bu farklılıklar, geleneklerin özünden ziyade icra ediliş tarzındadır. Kalın`dan birisi, Kızıllı`daki bir düğünde yabancılık çekmeden eğlenebilir ve düğün âdetlerini yerine getirebilir. Bakırcıoğlu`ndan birisi ise size Yolkaya`daki düğünleri ayrıntılı bir şekilde sunabilir.
Yıldızeli`ndeki evlenme ve düğün âdetlerini, Anadolu`nun bir çok yöresinde olduğu gibi, şu
bölümlerde ele alabiliriz:
Aynı köy içindeki dünürlüklerde bu gelenek yoktur; çünkü köy halkı, birbirini zaten yeterince tanımaktadır. Köy aşırı dünürlüklerde ve ilçe merkezinde “kıza bakma” geleneği sürdürülmektedir .
Evlendirilecek olan erkek veya kız, öncelikle rüştünü ispat etmiş olmalıdır. Oğlan, traktör kullanmalı (Eskiden ata binmekti.), tarım ve hayvancılık alanlarında fikirler yürütebilmeli, askerliğini yapmış olmalıdır. Kız ise, “ev işleri artık ondan sorulacak seviye”ye gelmiş olmalıdır.
Evlenecek gencin anası ile komşu ve akrabalardan hatırı sayılır birkaç kadın, bir araya gelerek kız beğenmeye çıkarlar. Önceden tavsiye edilen kızın evine gidilerek kız, bizzat görülür. Kızın güzelliği, davranışları ile birlikte ailenin durumu usûlünce incelenir. Kız beğenilirse başka bir gün dünürlükte bulunulur. Dünürlük sırasında kız ve erkeğin birbirini görmesi sağlanır. Bazen yanlarına küçük bir çocuk gönderilerek yalnız bırakılmazlar. Kız ve oğlan, konuşup anlaştıktan sonra asıl dünürlük başlar.
İlk dünürlük kadınlar tarafından yapılır. Oğlanın anası ve yakınlarından birkaç kadın, kız evine giderek kızın ailesine kızlarını beğendiklerini söyleyerek dünür olurlar. İlk dünürlükte kız tarafının vereceği cevap: “Hele biz biraz düşünelim. Allah yazdıysa olur.” şeklindedir.
Birkaç günlük düşünme müddetinde her iki taraf da birbirini araştırır. Bu süre sonunda dünürlük tekrarlanır. Eğer kızın verilmesi uygun görülmüşse verilecek cevap: “Allah yazısına ne diyelim; ama bir de babaları görüşsünler.” şeklinde olur. Şayet kız verilmeyecekse münasip bir cevap verilir.
Kadınlar arasındaki görüşmeden müspet bir sonuç alınırsa, bu kez babalar görüşerek işi neticelendirirler ve söz kesme gününü karalaştırırlar.
SÖZ KESME
Kararlaştırılan günde oğlanın babası, hatırı sayılır birkaç komşu, akraba ve imamla birlikte kız evine giderler. Kız tarafı da aynı şekilde yakın akraba ve komşularını söz kesmeye davet eder. Akşamleyin kız evinde toplanılır. Bir süre oturup, tanışıp kaynaşıldıktan sonra imam veya yaşlılardan biri sözü asıl meseleye getirerek dünürlükte bulunulur: “Allah’ın emri,Peygamberin kavli ile kızınız ..........’ı oğlumuz ..........’a istemeye dileyi geldik.” der.
Kız tarafının sözcüsü: “Allah’ın emrine ne diyelim, bizi hısımlığa kabul etmeniz, bizim için bir şereftir; çok mehel, çok münasiptir” diyerek hısımlığın kabul edildiğini bildirir.
İmam, başlatılan işin hayırlı uğurlu olmasını dileyen duayı okur ve orada bulunanlar da hayırlı dileklerde bulunurlar. Söz kesimi sonunda çay veya kahve ikram edilir.
Bazı köylerde çok nadiren de olsa başlık adeti bulunduğundan başlık miktarıyla birlikte takılacak takılar da söz kesme sırasında etraflıca karara bağlanır.
İlçede yapılan nişanlar, genellikle salonlarda yapılır; köylerde ise şerbetle beraber olur. Söz kesiminden sonra karalaştırılan günde erkek ve kız tarafı, akraba ve komşuları şerbet ve nişana davet eder. Şerbet içme günü genellikle perşembe veya pazar günü olur. Davet edilenler kız tarafında toplanırlar. Orada bir tepsi içerisin de erkek tarafından getirilen çay, şeker, sigara vb. bulunur. Bir süre konuşulduktan sonra kız tarafından bir kişi , ortaya konulan tepsiyi kastederek: “Hazırlıklarınıza bakılırsa herhalde mevlit okutacaksınız!” gibi bir latifede bulunulur.
Kız tarafından yaşlı birisi, imama: “Efendi, bu meclisin bir maksadı var, iş pek öyle mevlit işine benzemiyor!” diyerek karşı tarafa söz açma hakkı tanır. Karşı taraftan biri de söz kesmede olduğu gibi dünürlüğü tekrar eder, bu hayırlı iş hakkında cemaatin görüşlerini sorar. Orada bulunanlar: “Uygundur!” şeklinde görüşlerini belirttikten sonra, daha önce hazırlanmış olan renkli şerbet ikram edilir.
Şerbet, büyük bir kap içerisinde ortaya getirilir. Şerbet dağıtıcısı “Tas batmıyor!” diyerek düğün sahibinden bahşiş koparır. Şerbetten sonra erkek tarafından gelen nişancılar, hediyelerini ortada gezdirilen tepsiye bırakırlar.
Nişandan sonra hediye ve takılar, bir sini içerisine konularak kız evine getirilir. Komşular bu eşyalara bakmak için toplanırlar. Kız tarafı da oğlana alınan hediyeleri şerbetle birlikte gönderir.
Nişan-düğün arası genellikle altı ay- bir yıl sürer. Bu süre içerisinde geçen bayramlarda kız evine bayramlıklar gider. Ramazan ayı içerisinde “iftarlık götürme” geleneği, Kurban Bayramında ise “kurbanlık koç götürme” geleneği yerine getirilir. Kurbanlık götürülecek olan koç süslenir ve alnına bir altın takılır.
Nişanlılık süresince oğlan ve kız, gizli olarak buluşur ve görüşürler.
Düğünle ilgili işlerin görüşülüp, düğün gününün kararlaştırılması için damadın babası, kız evine giderek düğün günü için onay alır.
Kızın çeyizini hazırlamak ve gerekli diğer eşyaların alınması için şehre gitmeye “pazarlık” denir. Kızın kardeşlerine, annesine, babasına ve kendisine çeşitli hediyeler alınır. Erkek kardeşe alınan hediyeye “kardeş yolu”, anneye alınana da “ana yolu” denir.
Düğünün başladığı akşam erkekler, “düğün odası” olarak seçilen yerde toplanır ve “düğün kâhyası”nı seçerler. Artık düğün süresince bütün işler Düğün Kâhyası’ndan sorulur. O sabah okuyucu, yufka (yuha) açılmasına, çeyize bakmaya, kına gecesine ve gelin almaya bütün köy halkını davet eder.
Yufka yemeğine bütün kadınlar gelir, hazırlanmakta olan yufka ve aşureden yerler, getirdikleri unu da düğün evine bırakırlar. O gün düğünün başladığına işaret olarak bayrak asılır. Düğün bayrağının ucuna soğan veya patates çivilenir ve onun etrafına çeşitli renklerde krepler bağlanır. Düğün, davul-zurnanın çalmaya başlamasıyla hareketlenir.
Kız tarafında ilk gün okuyucu, “okuntu”yla gezer. Okuntuda düğüne çağırılacak kişiye göre hediyeler (terlik, şeker, bardak...) bulunur.
Bayrak kalktıktan sonra güvey (guvâ), hamama veya Köyün yunağına götürülür; sağdıç (sâduç) ve gençler tarafından yıkanır. Buna “guvâ çimdirmesi” denir.
Davetliler, okuyucunun çağrısına göre genellikle salı günü- çeyize bakmaya giderler. Çeyize bakma, kızın hazırladığı eşyalarla erkek tarafının aldığı eşyaların sergilenmesinden ibarettir. Akşamleyin damat evinden sekiz-on kişi “çeyiz yazma”ya gider. Çeyiz, yazıldıktan sonra damat evine getirilir. Çeyizin evden çıkarılacağı sırada kızın erkek kardeşlerinden biri, çeyiz sandığına oturur ve bahşiş almadan kalkmaz.
Düğünün en zevkli bölümü olan kına gecesinde geline kınası yakılır ve bu sırada türküler, maniler söylenir. Burada söylenen maniler ve türküler genellikle yanık ve içli olur.
Gelin kız, bir mindere oturtulur, annesi gelir ve onun boynuna sarılır. Bu sırada maniler söylenerek kız ağlatılır. Kızın sağ eli tutularak bir yastık etrafında gezdirilirken şunlar söylenir:
Ay dolandı, gün durdu.
Gün dolandı, ay durdu.
Elif durdu, mim durdu.
Muhammed Mîraçta iken
Sağ yanına kim durdu?
Allah Allah illallah! Verelim Muhammed’e salavat sellelloo... Muhammed!
Ay dolandı, gün durdu.
Gün dolandı, ay durdu.
Elif durdu, mim durdu.
Muhammed Mîraç’ta iken
Sağ yanına kim durdu?
Allah Allah illallah! Verelim Muhammed’e salâvat sellelloo... Muhammed!
Bunlar söylenirken gelinin kınası yakılır ve mani söylemeye devam edilir:
Tasta kına eziliyor,
Ak ellere diziliyor,
Keklik gibi süzülüyor.
Kız anam, kınan kutlu olsun!
Baban Bursa’dan geldi mi?
Bursa kınası aldı mı?
Gelin olduğunu bildi mi?
Kız anam, kınan kutlu olsun?
Atladı geçti eşiği,
Sofrada kaldı kaşığı,
Büyük evin yakışığı
Kız anam, kınan kutlu olsun!
Anam beni haslarınan haslasın,
Gül suyuyla siyah saçım ıslasın,
Anam beni el oğlu için beslesin.
Şen anam, şen babam, evin şen olsun!
Anam kirmenini alsın eline,
Çıksın baksın gurbet elin yoluna.
Kız gelin gördükçe bağrı deline.
Şen anam, şen babam, aha ben gidiyom!
Eviniz şen olsun!
Atlarını tepe tepe geldiler.
Geldiler de avlumuza doldular.
Anamın elinden beni aldılar.
Sus, ağlama anam, eller böyl’olur!
Bahçenizde açan güller,
Soldurmasın esen yeller.
Bu gün misafirim ana,
Sabahtan götürür eller!
Bu deyişlerle kızın elbiseleri giydirilir, kız ve anası bu sırada ağlar. Kına yakımından sonra genç kızlar da “Darısı bizim olsun.” der ve aynı kınadan ellerine yakarlar.
Damadın kınasında ise kız tarafının aksine şenlikler yapılır. Davul-zurna eşliğinde halaylar çekilip oyunlar oynandıktan sonra damatla sağdıç, düğün odasının ortasına getirilerek salâvatlar eşliğinde kına yakımına başlanır. Damat, orada bulunan yakınlarından birisi bahşiş (bir inek, bir tarla...) vermeden elini açmaz. Bahşiş verilip el açıldıktan sonra kına yakımına başlanır ve bir tepside herkese leblebi sunulur. Bu sırada damadın arkadaşları, damada leblebi atar, iğne batırırlar.
Gelin almaya, erkek tarafından büyük bir topluluk katılır. Köy aşırı gidilecekse atlar, arabalar, traktörler hazırlanır. Düğün kâhyasını veya görevlendirilen başka birini - Buna “yozucu” denir- kız tarafının gençleri karşılarlar. Yozucu, elindeki heybeyi vermezse onu suya atarlar.
Karşılamada iki tarafta da bayrak bulunur. Kafileler yaklaşınca durulur. Gelin tarafı, damat tarafı bayraktarına şu dörtlüğü okur:
Bayraktar , bayrağını kaldır,
Yönünü kıbleye dönder,
Pîrine bir selam gönder!
Verelim Muhammed’e salâvat sellelloo... Muhammed!
Damat tarafı bayraktarı karşılık verir:
Bayraktar bayrağını kaldırdı,
Pîrine selam gönderdi,
Yönünü kıbleye dönderdi.
Verelim Muhammed’e salâvat sellelloo... Muhammed!
Karşılıklı söylenen bu tür deyişlerden sonra gelin tarafı çeşitli muammalar sorar. Muamma bilinirse yol açılır, bilinemezse güçlük çıkarılır ve sonunda bahşiş alınarak yol açılır.
Muamma: Dünkü günün adı ne?
Bugünkünün tadı ne?
Yer altındaki caminin
İmamının adı ne? Cevap: Sultan Süleyman
Muamma: Hey halladı halladı!
Minareyi kim salladı?
Minarenin başında
Karıncayı kim nalladı? Cevap: Sultan Süleyman
Yol açıldıktan sonra düğüncüler, şu dizeleri okur ve yürürler:
Kaleden indik düze,
Eyvallah hepinize!
Yol verin ağalar bize!
Gelin alayı köye indikten sonra yemekler yenir, gelin hazırlanır. Gelini evden, erkek kardeşiyle babası çıkarır. Gelin alınır ve yola çıkılır. Yol boyunca bazen duraklanıp halaylar çekilir. Gelin attan veya arabadan indirilirken bir kişi, “Gelin attan inmiyor!” diye seslenir. Damadın babası da “Kırmızı düve onundur!” şeklinde bir bahşiş verir ve gelin attan indirilir
Gelin, attan inerken ayaklarının altına ters çevrilmiş bir kazan konur ve buna basması sağlanır. Eşiğin üzerinde bir tahta kâşık vardır, gelin eve girerken bu kaşığa basar ve kırar. Ayrıca damat tarafından gelinin başından para ve çerez saçılır. Gelin eve girdikten sonra ona şerbet ikram edilir. Bu sırada gelini görmeye gelecekler için gelin odası hazırlanır.
Damat evinde hazırlanan yemekler, çoluk çocuk herkese ikram edilir. Bu yemeğin adı
“gelin yemeği” dir. Akşamleyin verilen yemekse “güvâ yemeği”dir.
Yatsı ezanı okunduktan sonra damatla sağdıç, namaza gider. Namaz sonrasında cami cemaati ve imam eşliğinde eve doğru gidilirken ilahiler okunur. Evin önünde imam duasını yapar ve damat yumruklanarak içeri gönderilir.
SEYİRLİK OYUNLAR
Köylüler düğünlerde eğlenmek, kışın köy odalarında boş zamanlarını değerlendirmek için aralarında oyunlar çıkarırlar. Böylece öteden beri süregelen oyun geleneğini devam ettirmiş olurlar. Günlük hayatın çeşitli yönlerini konu edinen bu oyunlar, eğlendirici bir yapıya sahip olmakla birlikte yeni yetişen nesle toplumsal yaşayışın kurallarını da öğretir. Yıldızeli yöresinde genellikle düğün ve köy odalarında oynanan oyunları iki başlık altında toplayabiliriz:
Ayakkabıya Girme: Köy veya düğün odasında oturanlardan biri, sohbet arasında “ayakkabısının içine girebileceğini” iddia eder. Bunu üzerine birisiyle iddiaya girilir. Dışarıdan getirilen bir ayakkabı içine oyuncu birkaç kez balıklama atlar; ama bir türlü ayakkabıya giremez. Bunun sebebinin göz değmesi olduğunu söyler ve oyunu bilmeyenlerden birinin gözlerinin tutulmasını ister. Gözleri tutacak kişinin ellerine kömür karası veya un sürülmüştür. Gözler tutulur ve gözü tutulan kişinin yüzü,kömür karası veya unla iyice boyanır.
Yıldızlara Bakma: Kalabalık bir ortamda, konuşulanların bittiği, ortamın sessizleştiği bir anda bir kişi “ ceketin kolundan baktırıp yıldızları gösterebileceğini” iddia eder ve orada bulunanlardan birine bunu tatbik eder.
Oyunu yapanın adı “ Ahdar Hacâ” dır. “ Benim adım Ahdar Hacâ , ben adımı sorduğumda söylemelisin!” der. Ceket, oyunun kurbanının kafasına sarılır ve ceketin kolundan yukarı bakabilmesi sağlanır. Ahdar Hacâ,. ceketin kolundan: “ Benim adım ne?” diye sorar. O da cevap verir: “Ahdar Hacâ!” Bunu üzerine ceketin kolundan bir sürahi su akıtılır.
Bu grup içerisinde sayılabilecek “değirmen, tarla bölüşme, kim vurdu, tabaktan tabağa su geçirme” gibi oyunlar da vardır.
Kayış Kızdı: Sekiz-on kişi , ayakları birbirine temas edecek şekilde karşılıklı oturur. Dizler biraz kırılarak altta kayışın (kemerin) geçebileceği kadar bir boşluk bırakılır. Kayış, el yordamıyla bacaklar altından hızlı bir şekilde geçirilerek döner. Bu esnada kayışın kimde olduğunu ortada duran ebeye fark ettirmemek için ellerle yere vurularak gürültü çıkarılır. Ebe görmeden kayış bacaklar altından çıkarılarak sırtına vurulur. Ebenin tek tahmin hakkı vardır. Vuran kişi bulunana dek oyun devam eder. Kayışı yakalatan ebe seçilir.
Koz Kısma (Goz Gısma): Hızlı konuşabilmeye, duraksamamaya ve dikkate dayalı bir oyundur. Herkes kendine bir eş seçer ve eşler, ayaklarını birbirlerine yaslayarak karşılıklı otururlar. Ayaklar karmaşık bir şekildedir; fakat birbirlerini uyarabilmeleri için eşlerin ayakları temas eder durumdadır.
Oyunculardan biri, “Ey, eşim eşim! İstanbul’dan dokuz goz geldi, bunu gıssa gıssa kim gısar?” diye eşine sorar. Eşi de oyunda bulunanlardan birinin adını söyler: “......gısar!” Kime “Gısar” denmişse sözü onun eşi alır ve kendi eşini savunur. Kendi kendini savunan, duraksayan, dili sürçen yanar ve “goz gısmış” olur.
Dokuz hatadan sonra oyun biter ve hata yapanlara seyredenler tarafından ceza verilir. (Türkü söyleme, hayvan taklidi yapma vb.)
Bu grup içerisinde sayabileceğimiz “kabak, turp, yüzük saklama, askerlik” gibi oyunlar da vardır.
Yıldızeli, halk oyunları yönünden zengin bir ilçedir. Sivas yöresinde oynanan oyunların hemen hemen hepsi Yıldızeli’nde bilinmekte ve oynanmaktadır. Oyunlar genellikle kadınlar ve erkekler tarafından ayrı ayrı oynanmakla birlikte karışık olarak oynanan oyunlar da vardır. Sivas Halayı, Abdurrahman Halayı, Hoş Bilezik, Bice, Madımak, Çökelik (Çökelek) ve Semah, ilçenin en önemli halk oyunlarıdır. Bütün bu oyunlar, davul-zurna ya da bağlama eşliğinde icra edilir. Ayrıca Çerkezler tarafından oynanan “Kafkas” oyunu da vardır ki bu oyun, akordiyon eşliğinde icra edilir.
Sivas Halayı, yörenin yaşamını sembolize eden figürlerle taşır. Oyunun başındaki yavaş figürler, yöre insanının dinlenme zamanı olan kış aylarını; hızlı figürlerse durmaksızın çalışılan yaz aylarını anlatmaktadır. Madımak oyunu ise madımak toplarken yapılan hareketlerin figürler şeklinde sunulmasından ibarettir.
Davul-zurna ya da bağlama eşliğinde oynanan oyunların yanı sıra bir türküyü karşılıklı gruplar halinde söyleyerek oynanan oyunlar da vardır:
Aman gavahtan gazel endi,
Aman dibine gozel endi.
Aman bir öptüm, bir ısırdım,
Aman dişime nazar endi.
Aman gavahtaki gargalar,
Aman gavah dalın ırgalar.
Aman on beşine değen gız,
Aman fincan göbek ırgalar.
Beslenme, organik bir süreç olmasının yanı sıra aynı zamanda da kültürel bir olgudur. Farklı toplumların farklı kültürlere sahip oldukları bir gerçektir. Yemek yeme alışkanlıkları da kültürün bir öğesi olması nedeniyle çeşitli toplumlara göre farklılıklar gösterir. Bir insanın ne yediği, coğrafî koşullara bağlı olmakla birlikte onun kültürüne de bağlıdır.
Ülkemizde yemek yeme alışkanlıkları tarihsel olarak, bölgesel olarak; hatta köy, kent gibi yerleşim birimlerine göre de değişiklik gösterir.
Bir tarım ve hayvancılık ülkesi olan yurdumuzda hemen her çeşit sebze ve meyve yetişmektedir. Yemek yapmaya elverişli yabanî otlar yönünden de topraklarımız zengindir.
Hayvancılık, Türklerin tarih başlangıcından beri dayandıkları en önemli ve belki de zaman zaman tek ekonomik temel uğraşısı olmuştur. Buğday ise Türk halkı ekonomisinin ikinci temelini oluşturur.
Türk mutfağının birinci zenginlik sebebi, yukarıda saydığımız yiyecek ve içecek hammaddesi kaynaklarımızın bolluğu ve çeşitliliğidir. Günümüzde Anadolu’da sofra düzenleriyle, pişirme yöntemleriyle, kış için hazırlanan yiyecekleriyle, araç-gereçleriyle ve yemekleriyle zengin bir mutfak kültürü yaşamaktadır.
Yıldızeli yöresi de mutfak kültürü açısından zengin bir ilçedir. İlçeye özgü yemeklerden bazıları şunlardır:
Ekmek Aşı (Ekmâşı): Soğan yağ ile kavrulur, içine kıyma ve bulgurla birlikte su ilave edilir. Kızartılan ekmek dilimleri yemek içine konulur.
Madımak: İlkbaharda kırlarda çok görülen yabanî bir ot olan madımak, toplandıktan sonra çöpleri ayıklanarak yıkanır ve doğranır. Doğranan madımaklar bulgurla karıştırılır, içerisine biraz kemikli et veya pastırma konularak pişirilir. Yemek soğuduktan sonra yoğurtlanarak da yenilebilir.
Su Böreği (Subürâ): Hamur, küçük küçük kareler şeklinde kesilir ve kaynatıldıktan sonra süzülür. Üzerine sarımsaklı yoğurt ve tereyağı dökülür.
Kelecoş: Kıyma ve soğan yağda kavrulduktan sonra “keş ayranı” ile karıştırılır. Bir müddet ateşte tutulduktan sonra çekilir. Kelecoş, bir kış yemeğidir.
Efelik Sarması (Evelik Sarması): Geniş yapraklar şeklinde olan efelik otu önce haşlanır. Bulgur, un, tuz, karabiber karıştırılarak harç yapılır ve bu harç efeliklere sarılarak pişirilir. Soğuduktan sonra üzerine sarımsaklı yoğurt ve tereyağı dökülür.
Ayran Çorbası (Gatıhlı Çorba): Bir kâse yarma, suda haşlanır ve soğutulur. Üzerine yoğurtla birlikte tereyağı ve kavrulmuş nane dökülür.
Mumbar: Baharat ve kıyma ile karıştırılmış olan bulgur, ince bağırsağa doldurulur ve kaynatılır. Haşlama işleminden sonra kızartılır.
Hıngel:Kareler şeklinde kesilmiş hamurların içine kaynatılmış ve ezilmiş patates konularak haşlanır. Haşlama işleminden sonra üzerine bolca tereyağı dökülür. Kesilen hamurlar, boş olarak da pişirilebilir. Boş pişirilen hamur ya yoğurtlanır ya da üzerine çökelek dökülerek yenir.
Bu yemeklerin yanı sıra yöreye özgü birçok çörek ve ekmek çeşidi de vardır: Pağaç, gilik, eşkili, iki yüzlü, karakız katmeri, gagala, gömbe (kömbe), çökelikli, bişi...
Giysi, bir toplumun ve o toplumu oluşturan bireylerin zevklerini, yaşam tarzlarını ve karakterlerini yansıtır. Giysiler, bir toplum içerisinde anlaşma ve uzlaşma biçimidir. Aynı tarz giysileri giyen insanlar arasında toplum düzenini sağlayan gizli bir sözleşme vardır.
Giyim, beğeninin ve dolayısıyla uygarlığı ve ahlâkı etkileyen değerlerin ifadesidir. Toplumu ve devri sembolize eder.
Son yıllarda pek çok alanda olduğu gibi giyim-kuşam alanında da ülkemizde yörelere özgün çeşitlilik giderek kaybolmaktadır. Yıldızeli’nde yöresel giysileri artık dedelerimizin, ninelerimizin veya folklor ekiplerimizin üzerinde görebilmekteyiz.
Yıldızeli yöresinde eskiden erkekler fes veya şapka takar, şalvar ve cepken giyerlermiş. Fes, günümüzde sadece erkekler tarafından kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra –özellikle köylerde- kasket takma geleneği de devam ettirilmektedir.
Yörede eskiden kadınlar, üç etek, şalvar giyer; şal ve önlük takarlarmış. Köylerde hâlâ kadınlar tarlada çalışırlarken şalvar giymekte, madımak toplarken önlük takmaktadırlar. Kadınlar başlarını, “bürük” denilen yazmayla; genç kızlar ise, “İstanbul başı” denilen ve yüzü açıkta bırakacak biçimde örterler.
Köylerde ayakkabı olarak ise çoğunlukla çarıkların yerini lastik veya naylon ayakkabılar almıştır. Lastik ayakkabının parlak ve lüks olan çeşidine “cizlavut” denir.
Maniler: Yıldızeli yöresinde mani söyleme geleneği genellikle kadınlar tarafından üç yerde ve biçimde devam ettirilmektedir:
1-Bulgur taşıyla bulgur çekilirken mani söyleme
2-Irgat gidildiğinde veya tarlada mani söyleme
3-Düğünlerde mani söyleme
Maniye maraz derler.
Gozele beyaz derler.
Ben sevdim, eller aldı.
Yana yana gez derler.
Ay doğar aşmak isyer.
Bal dodah yaşmah ister.
Şu benim cahıl gonüm,
Yâra gavuşmah ister.
Geden ay dutulur mu?
Bala duz gatılır mı?
Geceler bir yıl olmuş,
Yalunuz yatılır mı?
Sohu dibi gar imiş,
Gunden yannı erimiş.
Otuz iki meyvanın
En datlısı yârımış.
Al öynüğüm oğümde,
Gıvrım bağım belimde.
Çıhar çıhar sallanır,
Yâr gapının öğunde.
Oğlan adın İrecep,
Gun mü buldun gelecek?
Sohahlar buz bâlamış,
Düşüp de geberecek.
Gokde yıldız yüz altmış,
Gaşların keman çatmış.
İnsano’lun torpahdan,
Yârı nurdan yaratmış.
İlengerde duz olsam,
Böyük evde gız olsam.
Yâr gapıdan geçerken
Evde yalunuz olsam.
Çitim sarı, ben sarı,
Çitile gonmuş arı.
Benim bir seduğüm var:
Sızılmış oğul balı.
Defimin düzeni yoh,
Çalanın hezanı yoh.
Çıhdım çöplük başına,
Yârimden gozeli yoh.
Gediyom dur diyen yoh,
Kebap oldum yiyen yoh.
Ayrılık gomlâni,
Benden gayrı geyen yoh.
Tekerlemeler: Çocuklar tarafından herhangi bir oyun içerisinde veya oyun öncesi ebe
seçiminde söylenen tekerlemelerden bazıları şunlardır:
Epenenek
El el epenek
Elden çıkan kepenek
Kepeneğin yarısı,
Bit bidenin karısı
Ebem yoğurt getirdi,
Pisik burnunu batırdı.
Pisik burnun kesile,
Minareden asıla.
Minarede bir kuş var,
Kanaıdnda gümüş var.
Allı gelin telli gelin,
Çek elinden birisinden birisini.
Portakalı Soydum
Portakalı soydum
Başucuma koydum
Ben bir yalan uydurdum
Duma duma dum
Kırmızı mum!
Açıl Kilidim
Açıl kilidim, açıl!
Açıl kilidim, açıl!
Bunun kilidi nerede?
Kedi kaçırdı.
Kedi nerede?
Ağaca çıktı.
Ağaç nerede?
Balta kesti.
Balta nerede?
Suya düştü.
Su nerede?
İnek içti.
İnek nerede?
Dağa kaçtı.
Dağ nerede?
Yandı, bitti, kül oldu!
O... Mo...
O... mo... kara do
Sime sime sime do
Lapatike lapatike bir bando.
Bilmeceler:
1- Hekâ hekti,
Çamura çöktü,
Çektiydim kuyruğu koptu. Cevap: Havuç
2- Hey hurtlar, huğurtlar!
Yusuf’u yiyen kurtlar!
Ayağından su içer,
Tepesinden yumurtlar. Cevap: Ekin
3- Yedi delikli tokmak,
Bunu bilmeyen ahmak. Cevap: İnsan başı
4- Çıt etmeden çalıya düştü. Cevap: Güneş
5- Dağdan gelir hefül hefül,
Ayakları halka demür
Vur başına otur, gemür. Cevap:Karpuz
6- Karnı küp gibi,
Boynu çöp gibi.
Isırınca sulanır.
Tadı şerbet gibi. Cevap: Armut
7- Dağdan gelir,
Taştan gelir.
Bağırır oğlak gibi. Cevap: Kağnı
8- Abdest alır, namaz kılmaz,
Cemaatten geri kalmaz. Cevap: Cenaze
9- Ezan okur, namaz kılmaz.
Avrat alır, nikah kıymaz. Cevap: Horoz
10- Dal üstünde kırmızı ışık. Cevap: Kiraz
İlçe merkezinde ve köylerde “koç katımı”ndan yüz gün sonrasına denk gelen 25-26 şubat günleri “saya günleri”dir. Halk inanışına göre bu günler, kuzunun ana karnında tüylendiği günlerdir. Törene katılan gençler, kapı kapı dolaşarak şu manzumeleri okurlar:
Selam verdim selvi gelin,
Selamımı aldın mı?
Sayacı geldi, duydun mu?
Sağlak koyunu sağdın mı?
Sağlak koyunun anası,
Düü... dedi, meledi mi?
Çarpa çarpa yaladı,
Nenem kürdü, koyun otluğa durdu!
Ay karanlık gecede,
Görmüşsündür kurdu, koyun!
Ağ baldır yârim, koyun!
Gümbür gümbür yayarlar,
Ak kaymağın ağalara verirler.
Hey, biz iken biz iken!
Yedi yaşıma yettim.
Ee...bebem kara kız iken
Yedi yüz koyun güttüm.
Ahşar verdim alana,
Çıktı gitti belene.
Belende bir obası var.
Obası, yaylası kutlu olsun
Hem yoksula hem beyine.
Heresi hüresi
Kırklığa borat tepesi.
Biz açımızdan gezmiyoruz.
Bu, koyunun töresi.
Koyunun yüzü yetti,
Kuzunun tüyü bitti.
Şur’da elli gün kaldı,
25’i yaz, 25’i kış.
Hey, deyin uşaklar, hey!
Hey ne kaldı, ne kaldı?
Şur’da elli gün kaldı.
Elli günün ertesi,
Yoğurt çalar haftası.
Küpeciğe koyasın,
Gümbür gümbür yayasın.
Şu oğluma, şu kızıma diyesin.
Gönderin hanımlar, gönderin!
Yağdan, bulgurdan hey!
Hey hayadan hayadan!
Yılan aktı kayadan.
Açlığımızdan gelmedik
Töremiz var sayadan hey!
Dağda tavşan kovarım.
Düştüm, dizim ovarım.
Ergeninizi evermezseniz
Sizi evden kovarım.
Kılavuz geldi kapıya,
Yağ verelim tepsiyle.
Bir verenin kızı olsun,
İki verenin oğlu olsun.
Oğlan bize yoldaş olsun hey!
Bu manzumeler okunarak ev ev dolaşılır ve alınanlar, bir gün sonra helva ve pilav yapılarak birlikte yenir.
Bazı köylerde saya gezerken (saya sallarken) şenlik olsun diye, birine ayı elbisesi giydirilir ve boynuna çan takılır. Bir kişi de Arap olur, bunun kolların da zil takılır. Bazen de birkaç erkek çocuk, kız elbisesi giyerek dolaşır.
Sözlük anlamı ile ad, “insanın toplumsal ve bireysel kişiliğinin yanı sıra büyü ve gizem gücünü de belirten simge”dir. Ad, kişiliği oluşturan özelliklerden biridir. Bunun için de geleneksel yaşamın etkin olduğu yörelerde, yeni doğan çocuğa ad konması genellikle dinsel içerikli bir törenle olur. Seçilen adın, çocuğun geleceğini, karakterini, toplum içindeki yerini belirleyeceğine inanılır.
Çocuğa ad koyma, dinsel içerikli bir törenle yerine getirilir. Daha önce belirlenen ad, bu törenle çocuğa verilir.
Genellikle doğumdan sonra gelen bir hafta içinde çocuğa ad konur. Çocuğa ad koyma töreni evin en yaşlı kişisi tarafından gerçekleştirilir. Çocuğun sağ kulağına ezan okunup, sol kulağına da kamet getirildikten sonra, “Senin adın .....” denilerek ad koyma töreni gerçekleştirilmiş olur.
Yıldızeli yöresinde çoğunlukla kullanılan adlar ve bu adların söyleniş şekilleri:
Hüseyin: Üsüyn Süleyman: Sülüman
Ahmet : Ehmet Halil : Hallo
Ayşe : Anşa Necati : Necet veya Neco
Hasan : Hasso İsmail : İsmayıl
Mehmet : Memmet Recep : İrecep
Ramazan: Iramazan Nuri : Nurü
Bekir : Bekır Esma : Esme
İbrahim : İrbaham Mustafa : Mıstafa
Bahattin : Baho Selahattin: Selo
Esalettin : Esoç Fatih : Fati
Yunus : Yunis Rıza : İrıza
Yörede “Döndü, Döne, Yeter, Soner, Songül” gibi istek ve dilek bildiren isimler de sıklıkla kullanılmaktadır.
Kutlu ÖZEN, Sivas Efsaneleri adlı eserinde Yıldızeli yöresine ait 45 efsaneden bahseder. Bu efsanelerden bazıları şunlardır:
Guguk Baba: İstiklâl Savaşı öncesinde tahminen elli yaşlarında olan ve adı bilinmeyen
bir kişi, ilçeye konuk gelmiş. İsmi bilinmediği ve herkese “Guguk!” diye seslendiği için kendisine bu isim verilmiştir.
Guguk Baba’nın sağlığında Yıldızeli ilçesi halkı, ihtiyaçlarını çevre köylerden ve ilçeden geçen kervanlardan sağlarmış. İhtiyaçların tam olarak karşılanamadığı günlerde güç durumda kalan insanların yardımına koşar ve olağanüstü kerametler göstererek ihtiyaçları karşılarmış.
Anlatıldığına göre bir gün lâmbanın gazı bitmiş. Guguk Baba da: “Verin Guguk, ben gaz doldurayım.” demiş. Çeşmeden lâmbaya su doldurmuş ve getirip yakmış.
Bu kişi öldükten sonra kerametlerinin daha da arttığına inanılmış.
Çal Baba: Yıldızeli sınırları içerisinde “Üç Kardeşler” efsanesi söylenir. Bunlardan biri Tokat’a bağlı Kad beldesindeki Kad Baba (Öksüz), ikincisi Yıldızeli’nin güneyindeki dağa adını veren Çal Baba, üçüncüsü ise Yıldızeli’nin Pamukpınar mevkiindeki Sırıklı Baba’dır.
Başka bir inanışa göre de Çal, Öksüz ve Sırıklı üç kardeştir. Bu üç evliya, kendi adlarını taşıyan dağlarda yatmaktadır.
Efsaneye göre; üç kardeş, harp nedeniyle birlikte askere çağrılır. Askerden dönüşte buluşmak üzere helâlleşen kardeşler, Yıldızeli’nden ayrılırlar.
Bu üç kardeş, savaştan sonra Yıldızeli’ne dönerlerken sıcaktan, açlıktan ve susuzluktan vefat ederler. Üçü de vefat ettiği dağa ayrı ayrı defnedilir. O günden sonra bu üç kardeşin mezarı adak yeri olarak kabul edilmiş ve baş ağrısı çekenler, kavuşamayan sevdalılar, derdine derman arayanlar tarafından ziyaret yeri olarak kabul edilmiştir.
Er Aslan Tekkesi: Yıldızeli’nin Güneykaya Beldesi’ndedir. Türbede biri Er Aslan’a
diğeri hanımına ait olmak üzere iki kabir bulunmaktadır.
Menkıbeye göre Er Aslan, Hacı Bektaş Veli’yi ziyarete giderken bir aslana biner., yılanı da kamçı olarak kullanır. Hacı Bektaş Veli de kuru bir duvara binerek Er Aslan’ın önünü keser. Hatasını anlayan Er Aslan, özür diler. Hacı Bektaş Veli de Er Aslan’a nasip vererek onu Çorum yöresine gönderir. Er Aslan, bir müddet sonra buradan ayrılır ve Sivas topraklarına geçer, Yıldızeli’nin Aslandoğmuş Köyüne gelir. Bu köyde fazla kalmaz, Güneykaya Köyüne gelip yerleşir. Burada bir tekke açar. Kendisinin ölümünden sonra oğlu Seyyit Halil, onun ölümünden sonra Seyyit İbrahim ve Seyyit Ali tekkeye hizmet eder.
Er Aslan’a Hacı Bektaş Veli tarafından atılan nasip olarak bilinen “Öksük” adındaki taş, 1.5 metre uzunluğunda yarım metre çapında, yarım ton ağırlığında silindire benzeyen bir taştır. Söylenceye göre bu taş, zamanın Sivas valisi tarafından Sivas’a getirilmiş, getirildiği gece eski yerine dönmüştür.
Yöre halkının inancına göre Er Aslan’ın asıl adı “Seyyit Mahmut Hayranî”dir. Ehl-i Beyt soyundan gelmektedir. Babasının adı Mesut’tur. Eğitimini Horasan’da bitirdikten sonra Anadolu’ya gelmiştir. İlk zamanlar Tunceli civarına yerleşmiştir.
Türbe, erkek çocuk isteyenler ve baş ağrısı çekenler tarafından ziyaret edilmektedir.
Akkoca Sultan: Akkoca Sultan, Akkoca Köyü’ne ismini veren ermiş bir kişidir.
Türbesi, Yıldızeli’nin Akkoca Köyü’ndedir.
Akkoca, Köyün ileri gelen insanlarından biriymiş. Herkes onun ermiş olduğunu düşünürmüş. Köyde tarım ve hayvancılıkla uğraşan Akkoca’nın hanımı, asık suratlı, aksi, çok inatçı, misafirden hoşlanmayan biriymiş.
Akkoca bir gün tarlaya burçak yolmaya gitmiş. O sırada Hacı Bektaş Veli, müritleri ile Köyün yakınlarından geçmekteymiş. Akkoca Sultan’ı ziyaret etmek istediğini söylemiş.
Müritler Akçakoca Sultan’ın evine bir kişi göndermişler. Eve giden derviş, Akçakoca Sultan’ın karısına durumu anlatmış. Akkoca Sultan’ın karısı eve misafir istemediği için, Akkoca’nın tarlada olduğunu söylemiş ve “Gidin, orada görün!” demiş.
Hacı Bektaş Veli, Akkoca’nın çalıştığı tarlaya gitmiş. Onu burçak yolarken görmüş. Sohbete başlamışlar.
Hacı Bektaş Veli: “Bu kadar burçağı yolmak sana zor gelir. Ben bir dua edeyim, siz amin deyin. Burçaklar yolunur, toplanır, yığılır.” demiş.
Hacı Bektaş Veli dua etmiş, yanındakiler amin demiş. Burçaklar yolunmuş, toplanmış, yığın olmuş.
Biraz daha konuşmuşlar. Akkoca mahcup olmuş:
- Pîrim, ben alnımın teriyle çalışayım, burçakları yolayım, demiş.
Hacı Bektaş Veli tekrar dua etmiş. Yanındakiler de amin demişler, tarla eski haline gelmiş.
Akkoca, misafirleri evine götürmüş. Karısı misafirlere saygısız davranmış, onları içeri almamış.
Akkoca Sultan’a: “ Eğer beni sırtına alıp evi süpürttürürsen, konukları eve alırım.” demiş.
Akkoca Sultan, mecburen kabul etmiş. Kadını sırtına almış. Tam bu sırada evin penceresine bir güvercin konmuş ve aşağı inip dile gelmiş. Bu durumu sormuş. Adam, olanı biteni anlatmış. O anda güvercin kanatlarını sallamış ve Hacı Bektaş Veli’ye dönüşmüş.
Hacı Bektaş Veli, kadına: “Hay taş kesilesin!” demiş. Kadın simsiyah bir taş halini almış.
Akkoca Köyü’nde Akkoca Sultan’ın türbesinde bir de karısının sandukası vardır. Sanduka biraz tahrip edilmiş olsa da kadın şekline benzer bir taş vardır.
Kevgir Baba: Yıldızeli’nin Yoklaya (Çakraz) Köyü karşısında bir ziyaret yeri vardır. Hayatı ve kimliği hakkında kesin bir bilgi yoktur. Yalnız bu kişinin Yedi Kardeşler’den birisi olduğu söylenir.
Efsaneye göre Tokatlı bir köylünün rüyasına girerek; “Ben Yıldızeli’nin Çahraz Köyünün kıblesinde, su içinde yatıyorum. Gel beni suyun içinden kaldır. Beni suyun üzerine çıkarın ve mezarımı yaptırın!” der.
Köylüler, Kevgir Baba’yı çeşmenin yalağında eli kılıçlı bir şekilde yatıyor bulurlar. Kılıcı elinden almak isteseler de alamazlar. “Ey mübarek, kılıcını tekrar vereceğiz!” deyince bırakır. Eski yerine yakın bir yere kılıcıyla birlikte defnedilir.
Kazılar neticesinde Kevgir Baba diye bilinen evliyanın tabut şeklindeki muhafazası bulunmuş, bulunan bu muhafaza açıldığında taze kanın aktığı ve cesedin hala taze bir insan ölüsü şeklinde olduğu görülmüştür.
Günümüzde ise üzeri örtülü küçük bir oda içinde yatan Kevgir Baba’nın sandukası üzerinde bir kılıç bulunmaktadır. Kevgir Baba’yı çocuğu olmayan eşler ziyaret eder ve adakta bulunurlar.
Yılanlıkaya Köyü: Yılanlıkaya Köyü, Yıldızeli’ne bağlı bir köydür. Köyün yakınlarından Orhon Irmağı adı verilen küçük bir dere geçer.
Köy, ismini biraz ilerisindeki kayalıktan almıştır. Bu kayalığın özelliği, yılın belli bir ayında altından çıkan yılanlardır. Bu irili ufaklı yılanlar her yıl nisan ayının 15’inde bulundukları yerden çıkarlar ve köy içine kadar gelirler. Hatta evlere kadar giren yılanlarla köy halkı yaşamı paylaşmayı bile öğrenmiştir. Yılanların hiçbir zararı yoktur. Köy halkı ve dışardan gelenler bu kayalığın ziyaret yeri olduğunu, hastalıklara şifa verdiğini söylerler. Yürümeyen çocukları, çocuğu olmayan gelinleri bu kayalığa getirir, şifa almalarını arzu ederler.
Orhon Irmağı Yılanlı Kayalık’ın hemen yanından geçer. Köy halkı bu ırmağın da suyunun yaz kış hep sıcak olduğunu, kışın en şiddetli olduğu zamanlarda bile buz tutmadığını, buna sebep de Yılanlıkaya’nın bir ziyaret yeri olduğunu söylerler.
Efsaneye göre; bir gün köyün çobanı koyunları ve malları yaylaya çıkarmış. Çoban bir ara uykuya dalmış. Rüyasında ardıç ağaçlarının altında yatan evliya, çobana görünmüş. Bu zat, çobana yukarıdaki mağarada yılanların olduğunu söylemiş. Çoban, bu zatın yılanlara süt içirdiğini görmüş. Çoban uyandığında rüyasını uygulamak için mağaranın önüne geldiği zaman rüyanın gerçek olduğunu görmüş. Bunun üzerine, kayalığın aşağısında bulunan hayvanların yanına gitmiş. Bir tas süt sağmış. Daha sonra bu sütü yılanların önüne bırakmış. Bu olaydan sonra yılanlara her gün süt götürmüş.
Bir gün dağın hemen aşağısında yol yapımı için dinamit patlatılır. O günden sonra mağarada bulunan yılanların hepsi kaybolur.(1990)
Evliyaya gelince, bu zatın kim olduğunun kimse bilmezmiş. Baş ucunda altı tane ardıç ağacı varmış. Bir gün bu ağaçlarda biri kurumuş. Bunu gören köylü bu ağacı kesmiş. Daha sonra bu adamın ailesi dağılmış. O günden sonra kimse bu ağaçlara dokunmamış.
Başka bir inanışa göre de, yılanlar zamanla büyüyüp çok gelişmişler ve göğe yükselmişlerdir.
Yıldız Dağı: Efsaneye göre.Nuh Tufan’ı zamanında gemi, Yıldız Dağı’na gelmiş. Geminin altı dağa sürtünmüş, nerdeyse batacakmış gemi. Nuh Peygamber, Yıldız Dağı’nı ikaz etmiş:
-Hey mübarek, yıldızlara değeceksin, biraz enginleş, yıkıl!.
Yıldız Dağı da Nuh Peygamberin ikazına uyarak enginleşmiş, yüksekliği azalmış.
Selamet Köyü: Selamet Köyü, Sivas-Ankara karayolu üzerindedir. Tarihte 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Karslılar, Rus zulmünden kurtulmak için Anadolu içlerine göç ederler. Bunlardan bir bölümü de Yıldızeli’ne gelir. Kars’tan gelenler, sığırlarıyla geldiklerinden Selamet Köyü’nü de çayır çimenlik görünce çok sevinirler: “Oh, selamete erdik!” derler. Köye de Selamet adını verirler.
Sütoluk: Anlatılan efsane, Yıldızeli’nin Çakraz Dağı eteklerinde geçmektedir. O yörede bulunan ve şu anda Sütoluk denilen dere, ilkbaharda süt renginde akmaktadır. Yöre halkının anlattığına göre eskiden yoksul bir çoban, güzel bir kızı severmiş. Kız uğruna nağmeler okurmuş. Kız da çobanı severmiş. Aşkları saf ve temizmiş. Bütün tabiat bu aşka büyük bir saygı duyarmış.
O günden bugüne çobanın ve sevdiği kızın sevgisi uğruna keçilerin bahar ayında bu dereye sütlerini döktüklerine inanılır. Bu sebepten yöre halkı dereye bu ismi vermiştir. Ayrıca bu derenin suyunun şifalı olduğuna inanılır ve ilkbaharda bu suda yıkanılır. Aslında deredeki suyun ilkbaharda süt renginde akma nedeni o bölgedeki toprağın bir özelliğidir. İlkbaharda yağmurun bol yağması, toprağın erozyonuna sebep olmakta ve yağmurla akan topraklar derenin suyunu bembeyaz etmektedir.
Şeyh Halil Yatırı: Türbesi Yıldızeli ilçesinin Yavu Nahiyesi’ne bağlı Şeyh Halil Beldesi’ndedir. Kubbeli bir türbesi vardır. Camiin hemen bitişiğindedir. Türbede kendisinin üç, çocuğunun ve hanımının kabirleri bulunmaktadır. Kapıdan girişteki ilk sanduka Şeyh Halil’e, yanındaki hanımına, diğerleri çocuklarına aittir.
Asıl adı Şeyh Yahya Bin Hacib olan Şeyh Halil, Şeyh Halil Köyü’ne Horasan’dan gelmiştir. Selçuklular zamanında yaşamış Horasan Erenleri’ndendir. Aynı zamanda Selçuklu Hükümdarı tarafından kendisine sancak da verilmiştir
Menkıbeye göre; Şeyh Halil Sultan, köye gelmeden önce, köyde o zamanlar Hıristiyanlar bulunmaktaymış. Şeyh Halil Sultan, köye yaklaşık 2 km. kadar uzaklıkta bulunan bir yerde (Buraya köydeki insanlar, “ Şehitler Burnu” diyorlar.) Hıristiyanlarla harbe girer. Harbi kazanır.
Başka bir menkıbeye göre; Şeyh Halil, müritleriyle birlikte Hıristiyanlarla savaşır, bu savaşı kaybeder. Yanında savaşan askerlerle birlikte hanımı, bir kızı ve iki oğlu da şehit düşer. Şeyh Halil Sultan’ın da kafasını keserler, kafasını alarak kelle koltukta şimdiki türbenin bulunduğu yere kadar yürür ve şehit düşer.
Türbeyi genellikle çocuğu olmayanlar ve hastalar ziyaret ederler.
Colü Baba: Colü Baba’nın doğum yeri hakkında bilgi yoktur. Ömrünün son yıllarını Yıldızeli’nin Sarıkaya Köyü’nde geçirmiş, 1940 yılında 60 yaşlarına iken vefat etmiştir. Efsaneye göre Colü Baba, her gün atıyla köyün yanındaki bir tepeye çıkar, orada oturur düşünürmüş. Yine bir gün tepeye çıkmış, etrafı temizlemiş ve yumruk büyüklüğündeki taşlarla mezar yerini belirlemiş. Daha sonra köye gelerek muhtara: “Yarın ben öleceğim, beni bu tepeye gömün.” demiş. Colü Baba, o gece vefat etmiş. Onu, vasiyet ettiği üzere o tepeye gömmüşler. İnanışa göre Colü Baba, ölümünden sonra da tepeyi süpürmeye devam etmiş. Atının ayak izleri yine her sabah köylüler tarafından mezarının başında görülmektedir.
Çaşkur Köyü: efsaneye göre Çaşkur Baba Tekkesi’nde yatan şahıs, Osmanlı İmparatorluğu zamanında iki kardeşiyle birlikte savaşa gider. Çaşkur Baba ve kardeşleri şehit olurlar. Bu üç kardeşi Yıldızeli’nde çeşitli yerlere defnederler. Çaşkur, Çetindere denilen bir yere defnedilir. Bu mezar etrafında insanlar toplanarak bir köy oluştururlar.
Çaşkur Baba Tekkesi’nin, köyü kötülüklerden koruduğuna inanılır.
Cığıştak Taşları: Bayat Köyü’nde “Cığıştağın Aralık” diye bir yer vardır. Burada cığıştak taşları denen elma büyüklüğünde, sallandığı zaman “cığış, cığış” sesler çıkaran taşlar vardır. Bu taşlar için şu efsane anlatılır:
Köyden bir kişi, köyün dışında bulunan ağaçlardan elma toplar ve atının heybesine doldurur, köye doğru hareket eder. Köyün doğusunda olan Cığıştağın Aralık’a gelir. Burada yaşlı bir adamla karşılaşır. Bu adam, Hızır’dır; ama adam, bu yaşlının Hızır olduğunu bilmez. Hızır, adama dönerek “Atının yükü nedir?” diye sorar. Adam, elma vermek istemediği için yükünün elma olduğunu söylemez, “Keş...” der. Hızır heybedekinin elma olduğunu bilmektedir. Adamın yalancı ve cimri olduğunu anlayan Hızır, “Keşin taş ola!” der. Heybedeki elmalar bir anda taş olur ve şaşıran adam, elmaları oraya döküverir.
İşte bu taşlar, yöresel söyleyişle “cığış cığış” diye ses çıkardığı için “Cığıştak Taşları”, bu mevkie de “Cığıştağın Aralık” adı verilmiştir. Taş olan elmaların içindeki elma çekirdekleri birbirlerine değdikleri için bu sesi çıkarmaktadır.
Kamber Dede Tekkesi: Yıllar önce Yıldızeli’nin köylerinde dolaşan yaşlı bir adam varmış. Bu ihtiyar adam, çevredeki bütün köyleri gezip o köylerdeki insanlara yardım edermiş. İnsanların hastalığına bakar, fakir olanlara bir şeyler verirmiş. Onlarla dertleşir, sorunları olanların sorunlarını çözmeye çalışırmış. Herkes tarafından çok sevilir, sayılırmış. Köylüler de ellerinden geldiği kadar ona yardımcı olurlarmış. Köylerine geldiği zaman yemek ve yatacak yer verirlermiş.
Yine bir gün yaşlı adam, bir köye gitmiş. Köylülerle otururken aniden rahatsızlanmış ve vefat etmiş. Çevre köylüler de toplanıp ona büyük bir cenaze töreni düzenlemişler. Ona olan sevgilerini göstermek için de öldüğü yere, “Kamber Dede Tekkesi” demişler. Şimdilerde adak adayıp gider ve adaklarının kabulünü beklerler.
Taşlaşan Gelin Alayı: Menteşe Köyü’nden bir kız, Seren Köyü’ne gelin gidiyormuş. Gelin alayı, gelini ata bindirmiş, gidiyormuş; dağ yolunda haramîler gelin alayının önünü kesmiş, herkesi öldürmüşler. Gelin, bu olay sırasında atının üstünde Allah’a şöyle dua eder:
-Allah’ım, ya beni bir taş eyle; ya da bir kuş eyle! Bu dua üzerine herkes taş olur.
Pîr Sultan Abdal: Hayatını ve sanatını bir ülküye bağlamış Pîr Sultan Abdal’ın yaşamı, ölümünden sonra efsaneleşmiştir.
Efsaneye göre Hızır Paşa, Sivas-Hafik arasında bulunan Sofular Köyü’ndenmiş. Hızır Paşa, köyünden ayrılarak Banaz’a gelmiş, Pîr Sultan ’ın talebesi olarak bir süre Banaz’da kalmış. Bir gün Pîr Sultan’a “Pîr’im, bana himmet ver de bir makama geçeyim, büyük adam olayım!” demiş. Pîr Sultan da “Hızır, ben dua ederim, sen büyük adam olursun! Gelir, beni asarsın!” demiş.
Pîr Sultan’ın himmetiyle Hızır, İstanbul’a gitmiş, orada ilerlemiş ve Sivas’a vali olarak gelmiş. İlk işi, Pîr Sultan’ı huzuruna çağırmak olmuş.
Hızır Paşa, Pîr’ine hizmette kusur etmemiş, nefis yemekler ikram etmiş. Pîr Sultan, bunları yememiş. Paşa bunun sebebini sorunca Pîr Sultan, “Sen zina ettin, yetim hakkı yedin; haram para ile yapılmış yemekleri ben değil, köpeklerim bile yemez.” demiş. Banaz’daki iki köpeğine seslenmiş, köpekler gelmiş, önlerine konulan yemeği yememişler. Bu hakarete Paşa çok kızmış ve Pîr Sultan’ı, Sivas’ın Toprak Kale’sine hapsettirmiş. Hızır, bir süre sonra Pîr Sultan’ı tekrar huzuruna çağırarak “Eğer içinde Şah’ın adı geçmeyen üç deyiş söylersen seni serbest bırakacağım.” demiş. Pîr Sultan, bu istek üzerine “Peki!” demiş; ama içinde Şah’ın adı geçen üç deyiş söylemiş.
Pîr Sultan’n böyle meydan okuması, Paşa’yı iyice gazaba getirmiş ve hemen Pîr Sultan’ın asılmasını emretmiş.
Pîr Sultan asıldıktan sonra ahali kahvede toplanmış, konuşuyormuş. Biri demiş ki:
-Pîr Sultan’ı Hızır Paşa astırdı...
Başka biri söze atılmış:
-İmkânı yok; çünkü ben onu bu sabah, Seyfe Beli’nde gördüm!
Bir başkası Kardeşler Gediği’nde, bir diğeri de Tavra Boğazı’nda gördüğünü söylemiş. Herkes şaşırmış. Darağacının bulunduğu yere gitmişler, bakmışlar ki Pîr Sultan, hırkasını darağacına asmış ve kaybolmuş.
Darağacından indikten sonra yola koyulan Pîr Sultan’ın peşine asesler (güvenlik görevlileri) düşmüşler. O sırada Pîr Sultan, Kızılırmak üstündeki köprünün diğer tarafına geçmiş, oturuyormuş. Köprüye, “Eğil köprü!” demiş, köprü eğilmiş. Asesler, köprünün diğer tarafında şaşakalmışlar ve geri dönmüşler.
Pîr Sultan, oradan Horasan’a gitmiş.
Anlatıldığına göre, bir gün Pîr Sultan Abdal, Pîrine gitmek için yola çıkıyor. Yolda bir su kenarında ağaçlık, çimenlik bir yerde dinleniyor. Üzerindeki bir dalda kuşlar, Kuran ayetleri okuyorlar; ama bunların serdarı olan bülbül, hepsinden güzel okuyor. Pîr Sultan, mest olmuş bir şekilde onları dinliyor. Zaman zaman bülbülün gözünü uyku basıyor. Bir defada onu dinlemeye doyamayan Pîr Sultan, bülbülü uyandırmak için mercimek büyüklüğünde bir taş atıyor. Hikmet-i Hüda, taş bülbülün başına değiyor, bülbül ölüyor, Pîr Sultan’ın dizinin dibine düşüyor. Pîr Sultan bu olaya çok üzülüyor ve Allah’ın kendisini affetmesi için gözyaşı döküyor.
Başka bir rivayete göre de Pîr Sultan’ın doğduğu köy, Banaz’a bir hayli uzakmış. Pîr Sultan’ın ördekleri bir gün köyden kaçmış, Banaz’a kadar gelmiş. O da koşarak arkalarından yetişmiş. Ördekler, şimdiki yalakların bulunduğu yerde durmuş, kıpırdamamışlar. Pîr Sultan hayret ederek, “Galiba bunlar bana bir şey anlatmak istiyor. Mademki onlar burayı beğendiler, ben de beğendim. Bundan geri benim vatanım burası.” deyip asasını yere vurmuş. Yerden bir su fışkırmış. O günden beri bu su, köy çeşmesinden akmaktadır.
Banaz’da Pîr Sultan Abdal’ın Horasan’da çobanlık yaparken asasına takıp getirdiğine
inanılan bir değirmen taşı vardır. Bu taş üzerinde kutsal günlerde mum yakılarak dilek tutulur.
|
*Kaynak: Sivas Efsaneleri - Kutlu ÖZEN
|
Yörede anlatılan bu efsane ve inanışların yanı sıra pek çok batıl inanç da vardır. Bu batıl inançlardan bazıları şunlardır:
1- Göz seğrimesi: Sağ, sağlığa; sol, varlığa işarettir.
2- El kaşınması: Sağ, para geleceğine; sol, para gideceğine işarettir.
3- Göz kalması: Yolculuk yapılacağına veya birinin geleceğine işarettir.
4- Aynanın kırılması: Yedi yıl uğursuzluk getireceğine inanılır.
5- Karga veya baykuş ötmesi: Uğursuzluk getirdiğine inanılır.
6- Gökkuşağının altından geçmek: Cinsiyet değiştirileceğine inanılır.
7- Eşikte oturmak: Kısmetin kesilmesine sebep olacağına inanılır.
8- Bebeğin üzerinden atlamak: Bebeğin boyunun uzamasına engel olduğuna inanılır.
9- Evde beş taş oynanması: Kıtlık getireceğine inanılır.
10- Terliğin ters dönmesi: İşlerin ters gideceğine işarettir.
11- Tarlaya ve buğday ambarına at kafası kemiği bırakılması: Mahsulün bereketli olacağına
inanılır.
12- Akşamleyin tırnak kesilmesi: Uğursuzluk getirdiğine inanılır.
1920-1991 yılları arasında yaşayan “Âşık Ahmet” mahlaslı Ahmet BOZKURT, Yıldızeli’nin Bakırcıoğlu (Delikkaya) Köyünde doğmuş ve hayatının büyük bir bölümünü bu köyde çiftçilikle uğraşarak geçirmiştir.
Dilinin açılmasına neyin sebep olduğu, tam olarak bilinmemekle beraber rüyasında bade içtiği tahmin edilmektedir.
Kendisinden önce ailesinde dayıları gibi pek çok âşık olmasına rağmen, bu kişiler dahil, hayatında hiç kimseden âşıklık konusunda ders almamış, tamamen kendi çabası ve istidadıyla âşıklık sıfatına nail olmuştur.
Âşık Ahmet, okuma-yazmayı kendi başına acemice öğrendikten sonra Karac’oğlan, Âşık Kerem gibi pek çok âşık kitabını okuyarak ünlü âşıklarımızdan haberdar olur. Saz çalması olmamasına rağmen gerek anlattığı halk hikâyelerindeki deyişlerini gerek diğer türkülerini, makamlı bir şekilde okumuştur. Âşık Ahmet, halk hikâyeleriyle yetişen Âşıklık geleneğinin son temsilcilerindendir.
1976’da Sivas’a yerleşir. Dokuz kardeş içinde tek erkek olan Âşık Ahmet’in yedi çocuğu vardır. 1991 yılında Sivas’ta vefat etmiştir.
Âşık Ahmet, bir deyişinde Yıldızeli’nin köylerini özellikleriyle birlikte sayar:
Yıldızeli derler bizim kazaya,
Hat boyunca trenleri yollanır.
Saf saf olup biz gelelim hizaya;
Mü’min safı, derunumda güllenir.
Menteşe’den oyanı, İtdağı,
Seren yetiştirir bostanı, bağı.
Bayat kızlarının kirli ayağı
Alttan üstten penezlenir, yellenir.
Bucak, Direkli’ye varmadı yolum.
Vakit, âhir zaman, çoğaldı ölüm.
Pîrler dergâhında açıldı dilim.
Kalın’ın güzeli, giyer, allanır.
İbre, Kıldır birbirine hizadır;
Pustat, Çaşkur odun çekmeye sedadır.
Kerim’im kızları başa beladır,
Küstürürsen köhne giyer, çullanır.
Mumcu, Yeniyapan tanırım ezel.
İğdecikler düşürdü gönlüme gazel.
Karacaörende bulunur bazıca güzel:
Rüzgâr vurur, kâkülleri yellenir.
Hayranlı, Aydoğmuş Yenihallidir.
Kürtler Köyü halkı, tatlı dillidir.
Ağcahan’ı gördüm, coşkun sellidir.
Balahur güzeli metin sallanır.
Selamet de konmuş mıncınık döşüne
Hele bakın gençlerinin işine.
Balyoz vurup babasının başına,
Peder göçüp Ahirete yollanır.
Ben Ahmet’im , burda büküldü belim.
Delikkaya derler, o benim elim.
Ayıbım demeye tutmuyor dilim;
Eğer dersem her kazada dallanır.
ALİ ERTÜRK ( ERYİĞİT)
Ali Ertürk, Yıldızeli’nin Karalar Köyünde 14. 06. 1959’da dünyaya gelir. Şükrü ve Marziye’nin çocuğudur. 23-24 yaşlarındayken Eşmebaşı Köyü’nden Ayşe ile evlenir, bu evlilik sonucu biri kız, biri erkek olmak üzere iki çocuğu olur.
Kendini bildi bileli hasta olan âşığımız, hastalığından dolayı 7 yılda ilkokulu ancak bitirebilir. İlkokulu bitirdikten hemen sonra ise çobanlık yapmaya başlar ve hâlen bu işi sürdürmektedir.
Soyadı Eryiğit olduğundan, şiirlerinde “Eryiğit” ismini mahlas olarak tercih etmiştir. 13 yaşında saz çalmayı kendi kendine öğrendikten sonra sazını elinden pek bırakmamıştır. Âşıklığa öncelikle –ilkokuldayken- diğer âşıkların deyişlerini söyleyerek adım atar. Küçük yaşta annesini kaybetmesi ve geçim sıkıntısı, onu âşıklığa iten önemli sebeplerdir. Şiirlerini irticalî (hazırlıksız) söyleyen Eryiğit, bir şiirinde köylerinin muhtarını hicveder:
Yaptığın işleri bizlere göster.
Karalar Köyü de bir sulak ister.
Yırtılmış, yüzünde kalmamış astar;
Mertliği, erliği bilen muhtarım.
Siyaset konuşur olmuş bir bakan.
Zehirler dolu bizleri sokan.
Aslı bal değil, kovanda kokan,
Kendini başbakan bilen muhtarım.
Aslını bilirim, Köyün Karalar.
Ruhsat yoktur, kesiliyor ormanlar.
Hakkımızı niye yesin hayvanlar?
Kendini kaymakam bilen muhtarım.
Bilirim de muhtar, bizim haniyi;
Yazıyor destanı bak, Âşık Ali!
Savcı kesilmiş sanki bir veli,
Reis-i Cumhur olmuş benim muhtarım.
1949 Doğanlı Köyü doğumludur. Köyündeki âşıklardan olan Veli AYDIN’dan saz çalma dersleri alır. Henüz Pamukpınar Öğretmen Okulu’nda okurken dilinin döndüğünce türküler söylemeye başlar. Ortaokuldan sonra da sazı elinden bırakmaz.
Okulu bitirdikten sonra öğretmen olur. Halen İstanbul Maltepe’de öğretmenlik yapmaktadır. Şiirlerinde genellikle halka ders verici, halkın sorunlarını dile getiren konuları dile getirir. Bugüne kadar elliye yakın kaseti çıkmıştır. Ayrıca şiirleri, Sabah Gazetesi, Saklambaç ve sanatçılar Dergisi gibi yayın organları tarafından yayınlanmıştır. Âşığın hikâyesiyle birlikte söylediği bir deyişi şöyledir:
Dikenli tepelerin ortası da Pîr Sultan ve Köroğlu’nun gezdiği dağların eteklerinde bir köy vardır. İşte öykülerini anlatacağımız Mehmet ile Meliha bu köyde dünyaya gelmişlerdir. Bu iki kardeşin ikisinin de kalçalarında aynı şekilde ben vardır. Çocuklar iki yaşına geldiklerinde Mehmet kaybolur. Anne ve babası, yana yana onu aramaktadırlar. Yavrularının arkasından ağıtlar yakar, türküler söylerler:
Öğle ile ikindinin arası
Bir yavru yitirdim, gören oldu mu?
Yaktı beni de o yavrunun yarası.
Yitirdim Memmet’i gören oldu mu?
Bir tek oğlum idi, nerde kaldı?
Kurt mu parçaladı, kuzgun mu aldı?
Yoksa zalim, oğlu düşman mı aldı?
Yitirdim yavruyu, gören oldu mu?
Yavrumu bulana müjde vereyim.
Bulunmazsa nere nere gideyim?
Atatürk’e de bir telgraf edeyim.
Yiğidim Memmet’i gören oldu mu?
Çabuk büyür bizim Köyün söğüdü.
Çok verdiler de ben tutmadım öğüdü.
Benim benli yavrum yeni büyüdü.
Aldılar elimden, gören oldu mu?
Yüreğimde çıban oldu yaralar.
İflah etmez de gardaş, bu dert beni paralar!
Yavrum sana da mekân oldu nereler?
Yitirdim Memmet’i gören oldu mu?
1962’de Yıldızeli’nin Sandal Köyü’nde dünyaya gelir. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra orta okulu okumak için Sivas’taki amcasının yanına gider. Daha sonra Kongre Lisesi’ni bitirir.
Okul dönemlerinde Necip Fazıl’ı sıkça okuyan Bahattin Köse, yüze yakın şiir yazar; ancak bu şiirleri bir akrabası Almanya’ya götürür ve bir daha getirmez. Bu şiirleri arasında para konusunda yazmış olduğu bir de destan vardır.
Şiirlerinde hayâlden ziyade gerçeklere ve hayatın kendisine yer verir. Şiirlerinde soyadını Mahlas olarak kullanır. Onun nasihat içerikli “Ömer Bey” şiiri şu şekildedir:
ÖMER BEY
Bekârlık sultanlık deyip gezerdin;
İmparatorluk nasıl gider, Ömer Bey?
Evlenip de başa gelince derdin ,
Seni eve muhtar eder Ömer Bey!
Evlenince bekârlığa elveda!
Bir evlat verdi yaratan Hüdâ.
Yoktur artık aylak aylak beyhuda!
O yollarda baykuş öter Ömer Bey!
Fark etmez aynıdır kışın ve yazın.
Yuvanı beklerler karın ve kızın
Hızır ola yarına birden ansızın.
Hiç beklemediğin dert biter Ömer Bey!
Durdurmak için bir küçük yarayı
Seferber etmedin mi Ankara’yı.
Bunca yıldır biriktirdin parayı,
Harcadın, parasızlık beter Ömer Bey!
Köse’m der ki: Tasarruf da bir sanat.
Yanlış anlama, sana bu nasihat!
Özür dilerim varsa bir kabahat.
Kızdınsa yazdığım yeter Ömer Bey!
1936’da Kuruöz (Akören) Köyünde dünyaya gelir. 1965’te Sivas’a göçer. Gençliğinde Sümmani’nin yanı sıra Emrah, Kerem, Ruhsatî gibi saz şairlerini okumuş; ancak en çok Sümmani’den etkilenmiştir. Âşık Sümmani’yi ustası olarak kabul etmiştir. Şiirlerinde asıl adını mahlas olarak kullanmaktadır.
Gözlerim görmüyor pustan dumandan
Bu sinemi yakıp nâra döndürme
Son nefes ayırma dinden îmândan
Bu cihândan yüzü kara gönderme
Nefs-i enmaceden yad eyle beni
Aşkınla yandırıp od eyle beni
Mü’min kullarınla şâd eyle beni
Münkirlerle âh u zâra gönderme
Severim Resûl’ü iki cihânda.
Güveler yaşamaz ballı kovanda.
Mahşer-i meydanda, ulu divanda
Derdi gâmı Muzaffer’e gönderme
1951’de Aslandoğmuş Köyü’nde dünyaya gelir. 7-8 yaşlarında, okuma-yazmayı yeni öğrendiği sıralarda, şiir yazıp türküler söylemeye başlar. Yine saz çalmaya bu yıllarda başlar. Son yıllarda şiir yazmaya, saz çalmaktan daha çok vakit ayırmaya başlamıştır. Şiirlerinin sayısı tam olarak bilinmemekle beraber defterine kaydettiği şiirlerinin sayısı iki bin civarındadır.
1972’de “İki Cihan Nuru Fahri Kainatımız” isimli bir kitap yazar. Haca Bayram Veli Turizm Tanıtma Derneği tarafından birkaç şiiri yayınlanır.
Çoktan hasretim Çamlıbellere,
Koyunları, kuzuları özledim.
Gayrı gideceğim bizim ellere,
Gelinleri, kızlarımı özledim.
Bir su içsem şol gürcünün gözünden
Atsam, gezsem ab-ı yılın güzünden.
Varsam girsem Çardahtepe düzünden.
Gavur hısım yârenleri özledim.
Âşık Rıza, dost hâllerim böylece!
Hitap ettim sözlerimi şöylece,
Karaburun’u Sıhçoban’dan köyece
Madımağa gelen güzelleri özledim.
1940 yılında Yıldızeli’nin Kavakderesi Köyü’nde dünyaya gelir. Hayatının büyük bir bölümünü Köyünde geçirmiştir. Yurt dışında çeşitli ülkelerde çalıştıktan sonra 1974 yılında Bursa’nın Karacabey ilçesine yerleşmiştir.
1958’den itibaren şiir söyleyen âşık, saz çalabilmekte ve şiirlerini ezgili bir şekilde söyleyebilmektedir. Diğer Âşıkları taklit etmek yerine, kendine uygun bir yol seçmiştir. Beş yüze yakın şiiri vardır. Âşık Süleyman, şiirlerinde genellikle tarihî olayları ve değer yargılarına ters düşen durumları konu edinir.
Üç ay oldu sazı ele almadım.
Sazım bana küsmüş, ben de sazıma
Düzenliydi, düzenlice çalmadım.
Sazım bana küsmüş, ben de sazıma
Altı telden dört tanesi paslanmış.
Sükût sükût perdelere yaslanmış.
Çalmadığım için bana herslenmiş.
Sazım bana küsmüş, ben de sazıma
Çalamazsın sen bu sazı Süleyman!
Yaşın elli olmuş, dolaşmış zaman.
Küsme sazım, küsme bana, aman!
Sazım bana küsmüş, ben de sazıma
Pîr Sultan Abdal’ın Köyü olan Banaz’da 1950 yılında dünyaya gelmiştir. Şiirlerinde “Deryânî” mahlasını kullanır. Bu mahlası, rüyasında aldığını şu dizelerle anlatır:
Sakın arz eyleme bozuk düzeni,
Bırakmam yanına ferman yazanı.
Yine doğsun Banaz’ımın ozanı.
Derya gibi dol da taş gibi gelme.
Şiir söyleyip saz çalmasını doğuştan gelen bir Allah vergisi olarak kabul eder. Bir ustadan ders almadan saz çalmayı öğrenir ve Pîr Sultan, Şah İsmail, Viranî, Kul Himmet gibi âşıkların deyişlerini söyleyerek âşıklığa ilk adımını atar.
Deryanî, henüz okul çağındayken azaplığa başlar. Üç yıl kendi köyünde, dört yıl da Sivas’ta azaplık yapmıştır. Daha sonra İstanbul’a kaçar ve orada on üç yıl kadar kalır. Sultanahmet Meydanı’nda geçirdiği bir kaza sonucu gözlerini kaybeder. Büyük şehirde daha fazla tutunamayarak köyüne döner ve bir daha köyünden dışarı çıkmaz.
Şiirlerinde genellikle sosyal konuları ve Pîr Sultan’ı ele alır. Tabiat sevgisi, insanların ve dünyanın yanlış gidişatı, tabiat düzeninin insanlar tarafından bozulması onun şiirlerinin başlıca konularıdır. Kendi köyü olan Banaz hakkında da bir şiiri vardır.
Erenler sultanı çevrili burda,
Dillerde dolaşır şanı Banaz’ın.
Her zaman beklerim gözüm yollarda.
Ol Pîr’e bağlıdır hali Banaz’ın.
Ol sultanın ördekleri yüzerler.
Bize görünmezler, sırda gezerler.
Âşıkları Hak kelamın yazarlar.
Muhabbet konuşur dili Banaz’ın.
Taşından toprağından kokular gelir,
İsmini duyanlar, ikrarın verir.
Horasan’dan gelen taş, bur’da durur.
O taştan açılır gülü Banaz’ın.
Bâd-ı sabâ Yıldız Dağı’ndan gelir.
Geçerken Banaz’a bir selam verir.
Arzu eden gelir, burada kalır.
Deryanî, burada kulu Banaz’ın.
Yıldızeli’nin Halkaçayır Köyü’nde 1927’de dünyaya gelir. Ailesi, Karaman’dan gelmedir. Çocukluğunda demirci çıraklığı yapmış, 1951’de Teknik Ziraat’e girer ve 1977’de emekli olur. Şiirlerinde “Şemsî” , “Şemseddin”, “Karamanoğlu” mahlaslarını kullanır. Saz çalmayı bilmemektedir.
Unutmuşuz ırkımızı.
Bilemeyiz farkımızı.
Yadlar koyar narhımızı.
Bak perişan halimize!
Rabbim, halimize bir bak!
Kul Şemsî’ye de yüzü ak,
Vatanı eyle nuru gark.
Bak perişan halimize!
1925 yılında Yıldızeli’nin Çubuk Köyü’nde dünyaya gelir. Köyde herkes kendisine Ali Dayı diye seslendiğinden bu ismi, mahlas olarak seçmiştir. Askerdeyken ilk şiiri olan “Ana”yı yazar. Eşinin ölümünden sonra daha sık şiir yazmaya başlamıştır. Semaî, varsağı, destan, ilahî gibi çeşitli türlerde şiirler yazmıştır.
Helâlinden versin ya Rab, saltanatı, serveti,
Hayıra harcamak için kârı elbet isterim.
Ne istersen, vermez deme, büyüktür mürüvveti,
Baştan başa mamur olan şanı elbet isterim.
Sultanların sultanına hâlim beyan eyledim.
Boyun büküp huzurunda arzuhâlim söyledim.
Bilmiyorum sebep nedir, felek sana neyledim?
Eğer ki suç bende ise zârı elbet isterim.
Bir kişi ki hakikatin yollarını bilmezse,
Sohbetlerden neşe alıp koşa koşa gelmezse,
Vatan için Ali Dayı seve seve ölmezse,
Ben cezama razı oldum, nârı elbet isterim.
1961’de Yıldızeli’ne bağlı İncetaş Köyü’nde doğan Zeynel SARI, 1970 yılında ailesiyle birlikte Sivas’a göç eder. Maddî zorluklar içinde öğrenimini tamamlar; 1982’de Sivas İmam Hatip Lisesi’nden mezun olur.
Okuma-yazmayı henüz öğrenmeye başladığı Karacaoğlan’ın bir kitabı eline geçer ve bu kitabı büyük bir zevkle okur. Karacaoğlan’ın, onu çok etkilemesine rağmen şiirlerinde Karacaoğlan’ın sıklıkla işlediği aşk, sevgi, güzellik gibi konulara pek yer vermez.
Onu, şiir yazmaya iten sebeplerin başında maddî sıkıntılar ve annesinin hastalığı gelir. Saz çalmayı, kendi kendine öğrenir. 1982’den sonra saz çalmayı bırakır, sadece şiir yazmaya devam eder. Zeynelî, insanı insan olduğu için seven nadir insanlardan biridir.
Dünyayı murdar bildi, kaldı gedâ Zeynelî.
Yandı yâr ateşiyle yârdan cüdâ Zeynelî.
Bin canım olsa dahi Hakk’a feda Zeynelî.
Koparsalar boynunu aman isteme Zeynelî.
1924 yılında Yıldızeli’nin Sarıçal Köyü’nde dünyaya gelir. Henüz on yaşındayken sazı eline alır, on beş yaşına geldiğinde ise usta malı deyişler söylemeye başlar. En çok Âşık Veysel’den etkilenmiştir. Şiirlerinde “Umman” mahlasını kullanmıştır.
Pek küçükken kayıp ettim gözümü.
Kayıp ettim baharımı, yazımı.
On yaşında aldım, çaldım sazımı.
Işık dünya, bana zindandır zindan.
Bilemiyom baharımı, yazımı.
Seçemiyom kara ile beyazı.
Kaderim böyle imiş, ağlarım bazı.
Işık dünya, bana zindandır zindan.
Ummanî’yem saza dertli vursana!
Kaderin böyle imiş, çek de vursana!
Eyyüp ile Hüseyin’e sorsana!
Işık dünya, bana zindandır zindan.
Pîr Sultan Abdal, yaşadığı devrin (16. yy.) en kudretli şairidir. Pîr Sultan’ın doğum ve ölüm tarihini, gerçek hayatını açık bir şekilde bilemiyoruz; ancak- efsaneler bölümünde de anlattığımız gibi- hayatı hakkındaki bilgileri menkıbelerden öğrenmekteyiz.
Yavuz Sultan Selim’in, 16. yüzyıl başında Şiî ve Safavî İran saltanatına karşı kazandığı zafere rağmen, Doğu Anadolu’da ve daha başka yerlerde Şiî-İran sarayına şiddetle bağlı kalan mühim bir kısım Alevî zümreleri bulunmaktaydı. İşte Pîr Sultan Abdal, bu inanışlara şiddetle bağlı Alevîler arasında büyük şöhret yapmış bir şairdir. Menkıbelere ve kendi şiirlerinden anlaşıldığına göre, Sivas’ın Yıldızeli ilçesine bağlı Banaz Köyü’nde doğan Pîr Sultan Abdal, yine Sivas çevrelerindeki Alevî zümreler arasında yetişmiş ve Fuat KÖPRÜLÜ’ye göre de Osmanlılara karşı bir Alevî isyanına katılmış, hatta bu isyanda baş olmuştur. Bu isyanlardan birinde de Hızır Paşa tarafından yakalanarak hapse atılmıştır.
Hızır Paşa bizi berdâr etmeden
Açılun kapular, Şah’a gidelüm
Siyaset günleri gelüp yetmeden
Açılun kapılar, Şah’a gidelüm.
Gönül çıkmak ister Şah’ın köşküne
Can boyanmak ister Ali müşküne
Pîrim Ali On İki İmam aşkına
Açılun kapular, Şah’a gidelüm.
Her nereye gitsem yolum dumandır
Bizi böyle kılan ahd ü amandır
Zencir boynum sıktı hâlim yamandır
Açılun kapular, Şah’a gidelüm.
Pîr Sultan Abdal’ın aynı vaka üzerine söylediği şu deyişi de bu görüşleri teyit etmektedir:
Allah’ı seversen kâtip böyle yaz
Dün ü gün ol Şah’a eylerim niyaz
Umaram yıkılsun şu kanlı Sivas
Kâtip ahvâlimi Şah’a böyle yaz
Pîr Sultan Abdal’ım ey Hızır Paşa
Gör ki neler gelür sağ olan başa
Hasret koydu bizi kavim kardaşa
Kâtip ahvâlimi aynı böyle yaz
Pîr Sultan, başına gelenleri Şah’a ulaştırmak isteyen bir ruh hâli içindedir. Onun haber salmak istediği Şah, Şah Tahmasb’dır. Fakat bütün bu direnmeler ve ümitler fayda vermemiş, yine menkıbeye ve kızının ağzından söylenen bir ağıta göre Sivas’ta idam edilmiştir:
Dün gece seyrimde cûş etti dağlar
Seyrim ağlar ağlar Pîr Sultan deyü
Gündüz hayalimde gece düşümde
Düşler ağlar ağlar Pîr Sultan deyü
Uzundu usuldu dedemin boyu
Yıldız’dur yaylası Banaz’dur Köyü
Yaz bahar ayında bulanur suyu
Çağlar ağlar ağlar Pîr Sultan deyü
Pîr Sultan kızıydum ben de Banaz’da
Ağlamam durmayor baharda yazda
Babamı astular kanlu Sivas’ta
Darlar ağlar ağlar Pîr Sultan deyü
Onun coşkun ve tesirli bir şair olması, idam gibi bir cezaya çarptırılarak hakkında böyle ağıtlar söylenmesi, şahsiyeti etrafındaki halk alâkasını artıran ve devam ettiren sebeplerdendir.
Onun şiirlerinde zengin halk söyleyişleri, Sivas çevresine ait coğrafî isimler ve dönemin tarihî hadiselerinden çizgiler vardır. İmam Ali’ye, İmam Hüseyin’e olan derin bağlılığı; duyuş, düşünüş ve yanışları da halkın ortak duyuş ve söyleyişleridir. Şiirlerinin günümüze kadar eskimeden gelmesinin sebeplerinden biri de budur.
Pîr Sultan’ın şiirlerinde hayli zengin bir halk söyleyişi hissedilir. Üslûbunda kendinden önceki halk şiirinin hatta halk hikâyelerinin türlü özelliklerini, söyleyiş hususiyetlerini ve motiflerini iyi anlamış olmanın incelikleri vardır.
Öt benim sarı tamburam
Senin aslın ağaçtandır
Ağaç dersem gönüllenme
Kırmızı gül ağaçtandır
Ali, Fatıma’nın yâri
Ali çaldı Zülfikâr’ı
Düldül atının eğeri
O da yine ağaçtandır
Ali gitti Hakk’a yetti
Zülfikâr’ı derya yuttu
Sa’d- Vakkas bir ok attı
O da yine ağaçtandır
Nurdandır Kâbe eşiği
Cihanı tuttu ışığı
Hasan Hüseyin’in beşiği
O da yine ağaçtandır.
Yeter Pîr Sultan’ım yeter
Dertlilere derman katar
Türlü türlü meyve biter
O da yine ağaçtandır
Aba, abu: Anne
Abo: Bir hayret nidası
Abulobut: Kaba, görgüsüz
Ahdaracah: Sacın üzerinde pişirilen yufkayı döndürmekte kullanılan yassı tahta
Al: Düğünlerde damadın sırtına üçgen şeklinde takılan kırmızı ve pullarla süslenmiş bez
Ala seyfiye: Rastgele
Alaca: Ağaç dallarından ve çıtalardan yapılmış bahçe kapısı
Alacıh (Alaçuh): Bahçe ve bostanlara yapılan küçük, derme çatma kulübe
Alışlanmak: Tutuşmak, yanmak
Âmannamah: Yana yatmak
Angel: Doğuştan hadım olan boğalara verilen ad
Apartuman: Apartman
Âri: Eğri
Aşırma (Aşurma): En büyüğün bir küçüğü olan orta büyüklükte iki kulplu kazan
Azap: Çalıştığı evde kalan ve evin bir çok işiyle birlikte genellikle hayvanlarının bakımıyla ilgilenen işçi
Azuh: Azık.
Badal: Küçük çukur, merdiven
Batal: Büyük
Bayahdan: Az önce
Becek: Bucak, köşe.
Behen: (Kars göçmenlerinin dilinde) Bana
Belinglemek: Çok şaşırmak
Beninen: Benimle.
Beyle, şeyle, eyle: Böyle, şöyle, öyle.
Bezük: Turuncu renk
Bıldır: Geçen yıl
Boyunduruh: İki öküzü yayana sabit tutmaya yarayan, yaklâşık iki metre boyundaki ağaç
Bunaçe: Bu geçe, ırmağın bu tarafı.
Cağ: Uzun ve yontulmamış ağaç parçası
Cağlıh: Eski tip evlerde banyo
Cahal: Cahil.
Cemek(Cemak): Pulluğa bulaşan çamurları temizlemeye yarayan ucu keskin ve yassı olan bir alet
Cılban (Cıblan): Bir tür yaban fiği
Cıncıh: Bilye
Cicik: Meme
Comart:Cömert
Çalhama: Yağı alınmış yoğurdun ayranı
Çamdı (Çamdu): Tavan
Çemkurmek: Havlamak, bağırmak
Çente: Çanta.
Çerlemek: Kabaca ölmek
Çimmek: Yıkanmak
Daal, doğul: Değil
Dâmek: Değmek
Deligannı, delânnı: Delikanlı
Dene: Tane
Dıhız: Çok dar olan
Döşürücü: Köy köy dolaşan dilenci
Dürmeç: Ekmeğin içine bir şeyler konularak silindir biçiminde sarılmış şekli, dürüm
Eccük: Azıcık
Ellaham : “Allah u a’lem”den galat, Allah bilir.
Eme: Hala, babanın kız kardeşi
Essah: Sahi, gerçek
Fetil: Yufkadan biraz kalın olarak yapılan sac ekmeği
Fıhramak: Ekşimek
Galguç: Havuç, çiğdem gibi şeyleri sökmeye yarayan ucu sivri değnek
Gamga: Ağaç yongası ya da kabuğu
Gapçuh: Buğdayı yıkadıktan sonra arta kalan saman
Garametli: Çilekeş, cefakâr
Gaspanek: Kasten, bilerek
Gaşmah: Kaçmak
Gater: kadar
Gatıh, çalhama: Ayran
Gelengü: Gelincik
Gıdalah: Bir çeşit çocuk oyunu, bu oyunda kullanılan yassı taş. (Yine bu oyunda kullanılan yumurta şeklindeki taşa da “fodalah” denir.)
Gıdıh: Çene
Gılavlamah: Tırpanı masatla keskinleştirmek
Gıllım gaga: Sopalarla oynana bir tür çoban oyunu.
Go: Kadınlara seslenmek için kullanılan bir tür nida
Gozer: Kalburdan daha büyük olan bir tür eleme aracı
Gugü: Karamuk denilen çalı şeklindeki bir ağacın meyvesi
Hakkat: Hakikat
Heçik: Evin tavanına atılan kalın ağaç
Hekmet: Hikmet
Helik: Orta büyüklükteki tezek, küçük taş parçası
Heri: Herif, kişi
Hezan: İri yarı.
Horuz: Horoz.
Hökumet: Hükümet
Ilınçah: Beşik
Ilışlamak: Sıcak suyla soğuk suyu karıştırmak, ılıştırmak.
Isıcah: Sıcak.
İdare: Gaz lambası
İğeşmek: Kendisine ait olan bir işi başkasına yaptırmak istemek
İlazım: Lazım
Kendilemek: Kin gütmek
Keşik: Sıra
Kışkırlemek: Köpeği, birinin üzerine salmak.
Köm: Toplu.
Kösnü: Köstebek
Kurün: Hayvanların yem yedikleri ve su içtikleri yer
Kusmuk: Yumruk
Kuşüm: Endişe
Lehlemek: Çok yorulmak
Mâde: Başka, diğer. “Bundan mâde: bundan başka”
Mahat: Evlerde duvar kenarlarına oturmak için tahtadan yapılmış yer.
Mane vermek: Kusur aramak
Mengurde: Büyükbaş hayvanları bağlamak için ağaçtan yapılmış “U” biçimindeki alet
Mıncımah: Cıvımak
Nazlım: Uysal.
Nazlım: Yaramaz olmayan
Neyce: Çok iyi
Nörüyon: Ne yapıyorsun, nasılsın?
Oğürsemek: İneklerin boğaya gelmesi
Onart: Düz, ön
Öhlez: Cılız, korkak
Ötâçe: Öte geçe, ırmağın diğer tarafı.
Ötânner: Geçen gün
Öynük: Önlük
Pağ: Ören yeri
Pahıl: Cimri
Partal: Mübalağa, abartı.
Pıskırmah: Hapşırmak
Pinlik, pinnik: Kümes
Pöçük: Kenar
Puhari: Baca
Punar: Pınar, çeşme
Pürçekli: Havuç
Salahana: Aylak aylak gezen, Başıboş dolaşan
Sekumeç: Sek sek oyunu.
Seten: Bulgur döğme taşı
Sinen bidik: Saklambaç
Soharıç: Yemek sosu
Suğumah: Somurtmak
Suğumak: Somurtmak
Süflü: Perişan
Sümsüm: Sümsük, uyuşuk
Süyüm: Göz kararı uzunlukta alınan ve iğneye takılan iplik
Şeremet: Hızlı, çabuk
Tavatir: Tevatür, yaygın söylenti
Tezmek: Kaçmak
Tısga: Soğan tohumu
Tohaç: Çamaşır yıkarken çamaşırları dövmeye yarayan tahta alet
Tump: Tarla sınırı
Tusmah: Eğilmek
Umsunuh: Umulan bir şeyin olmaması sonucu düşülen umutsuzluk hali
Üçün, üçür: İçin
Üvendere: Ucunda “modul” denilen bir çivi bulunan ve öküzlere yön vermek için kullanılan uzun sırık
Vargel: Kilim dokumada kullanılan bir alet
Yağarn: Sırt
Yeğni: Hafif
Yozucu: Düğünlerde düğüncülerin geleceğini kız evine haber veren kimse
Yuha: 1-Yufka 2- Sığ
Yunmak: Yıkanmak
Yüzünguylu: Aşağıya doğru
Zahar ki: Belli ki, herhalde
Zelve: Öküzleri bağlamaya yarayan ağaç ya da demirden yapılan alet
Zılgar: Devamlı gezen
Zopa: Sopa
*Kaynak:1- Yıldızeli halkı
2- Erciyes (Aylık Fikir ve Sanat Dergisi- Sayı: 167)